Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31 yaklaşırken, iklim kriziyle mücadelede denizlerin ve kıyı ekosistemlerinin rolü giderek daha fazla önem kazanıyor. Akdeniz’de artan deniz suyu sıcaklıkları, değişen tür dağılımları, balık biyokütlesi üzerindeki baskı ve kıyı habitatlarının kaybı, iklim krizinin denizlerdeki etkilerini her geçen gün daha görünür hale getiriyor.
Tam da COP31’e giden bu süreçte Türkiye’de denizlerin korunması açısından önemli bir gelişme yaşandı. 16 Ağustos 2026 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile Fethiye-Kaş ve Kuzey Ege’de belirlenen deniz alanları milli park statüsü kazandı.
Yeni deniz milli parklarının ilan edilmesi, Türkiye’nin deniz ve kıyı ekosistemlerinin korunması açısından önemli bir adım. Aynı zamanda COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye açısından, denizlerin iklim politikalarındaki yerini güçlendirmek için önemli bir fırsat sunuyor.
İlan Etmek İlk Adım, Etkili Koruma Asıl Hedef
Deniz koruma alanları; biyolojik çeşitliliğin korunmasının yanı sıra ekosistemlerin iklim krizi etkilerine karşı direncinin artırılmasında da önemli bir role sahip.
Ancak bir alanın koruma statüsü kazanması tek başına yeterli değil. Korumanın sahada karşılık bulabilmesi için alanların bilimsel veriye dayalı yönetim planlarına sahip olması, düzenli olarak izlenmesi, insan kaynaklı baskıların kontrol altına alınması, etkin denetim mekanizmalarının kurulması ve yerel paydaşların yönetim süreçlerine dahil edilmesi gerekiyor.
Akdeniz Koruma olarak yıllardır yürüttüğümüz çalışmalar da bize etkili korumanın yalnızca sınırları belirlenmiş alanlardan ibaret olmadığını gösteriyor. Deniz koruma alanlarının ekolojik işlevlerini yerine getirebilmesi için koruma kararlarının uygulanması, sonuçlarının bilimsel olarak izlenmesi ve gerektiğinde yönetim yaklaşımlarının bu verilere göre geliştirilmesi kritik önem taşıyor.
Bu nedenle yeni deniz milli parklarının ilanını önemli bir başlangıç olarak görüyoruz. Bundan sonraki temel mesele ise bu alanların nasıl yönetileceği ve korumanın sahada ne ölçüde etkili hale geleceği.
COP31 İçin Neden Önemli?
COP31’in Türkiye’de gerçekleşecek olması, bu gelişmeye ayrı bir anlam kazandırıyor.
İklim politikaları uzun yıllar ağırlıklı olarak sera gazı emisyonlarının azaltılması üzerinden tartışıldı. Bugün ise iklim krizinin etkilerine uyum ve doğanın bu süreçteki rolü giderek daha fazla gündeme geliyor.
Sağlıklı deniz ve kıyı ekosistemleri, iklim krizinin yarattığı baskılara karşı doğal bir direnç oluşturuyor. Deniz çayırları gibi habitatlar karbonun tutulmasına katkı sağlarken; sağlıklı balık toplulukları ve işleyen ekosistemler, denizlerin artan sıcaklık ve diğer çevresel baskılar karşısındaki dayanıklılığını destekliyor.
Bu nedenle COP31’e giderken deniz koruma alanlarının artırılması kadar, bu alanların etkin biçimde korunması ve yönetilmesi de iklim gündeminin bir parçası olmalı.
Yeni deniz milli parklarının ilanı bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor: Türkiye, COP31 ev sahipliğini yalnızca uluslararası müzakerelerin gerçekleşeceği bir organizasyon olarak değil, kendi doğa ve iklim politikalarında somut ilerleme sağlayabileceği bir süreç olarak da değerlendirebilir.
Yerelde Koruma Nasıl Görülüyor?
Koruma kararlarının sahada karşılık bulabilmesi ise yalnızca merkezi düzeyde alınacak kararlarla mümkün değil. Yerel yönetimlerin, bilim insanlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve bölgede yaşayan toplulukların bilgi ve deneyimlerinin de sürece dahil edilmesi gerekiyor.
Bu yaklaşım doğrultusunda COP31’e giden süreçte Muğla Kent Konseyleri Birliği çatısı altında kent konseyleri, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya geldik.
Datça, Marmaris, Ula, Ortaca, Köyceğiz ve Menteşe’den katılımcıların yer aldığı buluşmada iklim krizinin yanı sıra mikroplastik kirliliği, kuraklık ve su kaynaklarının yönetimi, turizm baskısı, orman yangınları, madencilik, atık su yönetimi, marina faaliyetleri ve doğal alanların korunması gibi birçok konu gündeme geldi. Mavi adalet ve iklim adaletiise öne çıkan başlıklardan oldu.
Toplantıda ortaya çıkan tablo aslında deniz koruma alanlarının neden yalnızca denizde çizilen sınırlar üzerinden ele alınamayacağını da gösterdi. Su yönetiminden kıyı kullanımına, turizmden kirliliğe kadar karada gerçekleşen pek çok faaliyet deniz ekosistemlerini doğrudan etkiliyor.
Katılımcılar; korunan alanların yönetiminin güçlendirilmesi, çevresel kararların bilimsel verilere dayanması, şeffaf ve erişilebilir çevresel verinin artırılması ve kamu kurumları ile yerel yönetimlerin koruma süreçlerindeki rollerinin güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.
Yeni Alanlardan Etkili Korumaya
COP31’e giderken Türkiye açısından artık önemli bir soru var: İlan edilen yeni koruma alanlarını nasıl gerçek ve ölçülebilir koruma sonuçlarına dönüştürebiliriz?
Bu soru yalnızca yeni deniz milli parkları için değil, Türkiye’nin mevcut korunan alanları ve uluslararası taahhütleri açısından da önemli.
Akdeniz Eylem Planı, Barcelona Sözleşmesi ve 2030’a kadar karasal ve denizel alanların en az yüzde 30’unun korunmasını öngören 30x30 hedefi gibi uluslararası süreçler, korunan alanların artırılması kadar etkin yönetimini de önemli hale getiriyor.
COP31 ise Türkiye’nin bu alandaki mevcut çalışmalarını görünür kılmasının ötesinde, önümüzdeki yıllara ilişkin daha güçlü ve ölçülebilir bir koruma yaklaşımı ortaya koyabilmesi için önemli bir fırsat.
Akdeniz’in Geleceği İçin Koruma Kağıt Üzerinde Kalmamalı
Yeni deniz milli parklarının ilan edilmesi, Türkiye’nin denizlerini koruma yolunda önemli bir adım. Ancak bu adımın gerçek etkisini belirleyecek olan bundan sonra yapılacaklar.
Alanların nasıl yönetileceği, hangi faaliyetlerin hangi koşullarda gerçekleştirileceği, bilimsel izlemenin nasıl yapılacağı, denetimin nasıl sağlanacağı ve yerel paydaşların süreçlere nasıl dahil edileceği, korumanın başarısını belirleyecek.
Akdeniz Koruma olarak COP31’e giden süreçte deniz koruma alanlarının artırılmasının yanı sıra etkili biçimde yönetilmesi ve iklim krizine karşı dirençli deniz ekosistemlerinin oluşturulması gerektiğini savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü COP31’de Akdeniz’in geleceğini konuşacaksak, yalnızca ne kadar alanı koruma altına aldığımızı değil, bu alanlarda korumayı ne ölçüde hayata geçirebildiğimizi de konuşmamız gerekiyor.